27 Ağustos 2015 Perşembe

NORA

On beş yaşındayım. Çok yakın bir arkadaşım, büyüdüğüm küçük kasabadan sadece on dört kilometre uzaktaki görece daha büyük bir kasabada akşam saatlerinde başlayacak bir doğum günü partisi düzenliyor. Hayatımda ilk kez kendi başıma şehir değiştireceğim için çekiniyorum ailemden izin almaktan. Tabii çocuklarını baskı altında büyütmemeye yemin etmiş bir ailede büyüdüğümün henüz farkında değilim. Çok yalvarmama gerek kalmadan koparıyorum izni. Kimbilir belki de yalvarmadığım için ailemin sıkı sıkı tembih ettiği eve dönüş saatine itaat etmeye çok da gerek olmadığını düşündüm. Henüz cep telefonlarının olmadığı bir zamanda, eve bir buçuk saat geç döndüğümde annemi ağlarken buluyorum. Hiç kızmıyor, uzun uzun ağlıyor. Keşke kızsa... “Anne olunca anlarsın” diyor ve devam ediyor ağlamaya. Yeni bebeği olan ablam, gencecik oğlunu toprağa vermiş halam, alt komşu Melahat Teyze herkes bir şeyleri anne olunca anlayacağımdan bahsedip duruyor. Bense önce “kadın” olmanın derdindeyim. Toplum tarafından kutsanan “anne” kimliğinden önce toplum tarafından benimsenmeyen “kadın” kimliğini kullanmaktan yanayım. Muhtemelen anne olmadığım için anlayamadığımı(!) kara kara düşünürken, Nora ile tanıştım.

1800’lerin sonunda Norveç’te yaşıyor Nora Helmer. Âşık olduğu bir kocası, üç tane birbirinden sevimli çocuğu var. Çocukları sayesinde küçükken çok sevdiği evcilik oyunundan kopmak zorunda kalmamış. Zaten evlenmesiyle evciliği bırakması arasında pek bir zaman farkı da yok. İyi bir ev kadını. Cilveli, neşeli, hamarat, her şeyden önemlisi güzel. Musmutlu bir hayat sürerlerken birden kocası Torvald hastalanıveriyor, doktorlar Akdeniz havasının iyi geleceğini söylüyorlar. Bu da üç çocuklu Helmer ailesi için oldukça büyük bir maddi yük. Kocasının tarla kuşu Nora, Torvald’a babasından aldığını söyleyerek, bir şekilde denkleştiriyor parayı. Ailesinin geleceğini kurtarmak için koca bir borcun altına giriyor, hem de kefil gösterdiği babasının yerine attığı sahte bir imzayla. Neyse ki değiyor bu riske, kocası kurtuluyor. Nora, dişinden tırnağından arttırıyor, günü gününe ödüyor borcunu, yaptığı fedakârlığın gururuyla. Evet, gurur. Çok gurur duyuyor kendiyle. Çünkü kendisi gibi kadın olan en yakın arkadaşı bile “kadın” olmasından dolayı yaptığı her işi, kurduğu her cümleyi küçümsüyor. Nora da ne yapsın? Bir gün bu sahte imza olayı başına iş açıyor Nora’nın, alacaklısı tehdit ediyor mahkemeye vermekle. Cezası ağır çünkü bu sahtecilik işlerinin.

Nora’nın gözü pek. Hemen korkmuyor öyle. Adalete inancı tam. Suçlu olan bir yanı yok ki? Kocasının hayatını ve çocuklarının geleceğini kurtarmak için “kadın” haliyle yaptığı bu yüce fedakârlık neden suç olsun ki? Yine de kocasının kulağına gitsin istemiyor. Çünkü biliyor ki Nora, kocası ona çok âşık. Böyle bir durumdan haberdar olursa Nora’yı kurtarmak için suçu üstlenir ve bankadaki işi tehlikeye girer. Bir şekilde öğreniyor Torvald durumu ve ne yazık ki olaylar Nora’nın tahmin ettiği gibi gelişmiyor. Torvald “kadın” olduğu için bu duruma düştüğünü pek de hoş olmayan bir şekilde bağırıyor Nora’nın yüzüne. Nora susuyor. Böyle bir kadının (!) çocuklarına annelik edemeyeceğinin altını çizerek hakaret ediyor Nora’ya. Nora susuyor. Beş dakika sonra alacaklı insafa gelip senedi yolladığından hemen ağız değiştiriyor Torvald, Nora’yı bağışladığını söylüyor. Nora susuyor. Hayatını değiştirme kararı verdiğinde gidip üstünü değiştiriyor. Binlerce kadının binlerce yıldır attığı çığlığı kelimelere döküyor Nora. Kadın olduğunu hatırlıyor. Sekiz yıldır kendi evinde bir birey değil, bir figür olduğunu öğrenmesi pek hoş değil tabii. Ve gidiyor Nora. Üç çocuğunu bırakarak, ardına bile bakmadan. Çünkü biliyor “kadın” olmadan “anne” olamayacağını. Tarihte ilk defa bir anne “gidiyor”. Biz, anne adayları, anneler, babalar kanımız donmuş şekilde ama hak vererek bakakalıyoruz arkasından. Nora anne olmasına rağmen anlamıyor. Nora gidiyor.

Teşekkürler Henrik, beni Nora ile tanıştırdığın için.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder